17 Nisan 2012 Salı

Bir menemenden beklediğiniz her şey…


Ve daha fazlası..
Bazen hiç beklemediğiniz bir yerde ve anda, hiç beklemediğiniz ve çok şaşırtıcı bir güzellikle karşılaşabilirsiniz. Bir menemen ne kadar güzel olabilir? Belki de sadece bu kadar.
Zeytinburnu, Kazlıçeşme.. Deri atölyeleri ve firmalarının bulunduğu dar sokaklara arasında Hacı Dayı adlı bir esnaf kafesi.. Dericiler esnafı ve işçisi ile Fox kameramanlarının sıklıkla çay –çorba içmek için gittikleri bu küçücük salaş mekan, dünyanın en güzel menemenini yapıyor olabilir.. Menemenin dünyanın başka bir ülkesinde yapılmadığını düşünürsek (belki Arap ülkeleri) çok da düşük bir ihtimal değil bu… Söylenene göre damakta dans eden bu lezzetin sırrı zeytinyağında… Sadece bir zeytinyağı bu dönüşümü yaratabilir mi? Bilmem ve sanmam ama Nişantaşı, Cihagir, Bebek, Rumeli Hisarı ve daha bilimum iddialı semtlerin, iddialı kafelerinin, iddialı kahvaltılarına "selam olsun!" 

12 Nisan 2012 Perşembe

Sevilesi bir mekan..

Mihrimah Sultan.. Kanuni Sultan Süleyman'dan olma Hürrem'den doğma.. Mimar Sinan'ın uğruna muhteşem eserler ortaya koyduğu ümitsiz aşkı, güzelliği dillere destan bir Sultan. 
Ve İstiklal'de bir çay bahçesi...
Mihrimah Sultan çay bahçesi sadece İstanbul'un değil benim dünyamın en güzel kafelerinden biri.. Burayı uzun yıllar önce bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine keşfettim.. Mütevazi.. Ve öyle insanların sohbet ve belki yanında makul miktarda içkiyle yemek yeme amaçlı geldikleri çok belli.. En azından bahçesi böyle.. İçeride ise antika piyano başında laptoplu-tabletli gençler var çokça.. Salaş ruhundan beklenmeyecek zengin bir yemek menusune sahip.. Kahve menüsü de şaşırtıcı.. İsteyene çeşit çeşit nargile.. 
Kumbaracı Yokuşu'ndaki bu mekanın kapısından girdiğinizde Mevlevi temalı tablolar çekiyor dikkati.. Tevazu karşılıyor.. Ve esas mekana giriş yaptığınızda huzur alıyor ruhunuzu.. Burası bir ev.. Eski ama eskimemiş bir ev.. Adımlarınızı attıkça sürprizlerle gülümseten "daha bizden geçmedi, buradayım" diyen bir ev.. Eski kadife koltuklara, kalabalıkları ağırlayan büyük ahşap masalara baka baka ilerleyip de arka bahçeye vardığınızda sloganının hakkını veren bir rahatlık karşılıyor sizi: "Evinizin arka bahçesi gibi.."
Üzeri alalade kırmızı polar bir örtüyle kaplanan sedirde oturuyorum, menüsünün ön sözü fazla söze hacet bırakmıyor:
"1923'lerde düğün salonuydu. Cumhuriyetin ilk gelin-damatları burada evlendi. 1950'lerde önce marangozhane oldu, sonra avize atölyesi. Ve 2001'de Uzel kardeşlerin eli değdi mekana. Her şey misafirlerin kendilerini, evlerinin arka bahçesindeymiş gibi rahat ve doğal bir ortamda hissetmesi için yeniden tasarlandı. Arka taraftaki koskoca bahçeye şeftali, kiraz ağaçları ve asma dikildi. Hasta olan dut ağacı iyileştirildi, incire gençlik aşısı yapıldı. Boğazdan gelen esinti eşliğinde gölgelerinde daha huzurlu oturabilesiniz diye. Plastiğe "hayır" dendi. Mutfakta kullanilacak yiyecekler Mimar Mihrimah Uzel ve kardeşi eczacı Kübra Uzel'in Gelibolu'daki çiftliklerinde organik olarak üretildi..." diye devam ediyor önsöz.. 
Mihrimah Sultan ünlülerin geldiği, basında sıkça yer alan bir mekan değil.. Zaten ihtiyaci da yok.. Yolu düşen biliyor ve asla unutmuyor.

Dip not: Sahibinin adının Mihrimah olup mimar olması Mimar Sinan'ın ruhunu okşayan bir yrıntı olabilir...

3 Nisan 2012 Salı

Çarpık Ev: Gerçekler güzeldir...

Bir çocuk kitabı hayatın sırrını verebilir bazen... Mesela Çarpık Ev...
Gördüklerinizi nasıl yorumlarsınız? Neyi, nasıl görürsünüz?
Sonunu bilmediğiniz, ne olduğunu anlayamadığınız belirsiz bir olaya, oluşa, kişiye bakıp da kaç defa "çok güzel şeyler oluyor" diye düşündünüz?

Yoksa sıradan insan zihnine yakışır şekilde belirsizlik güvensizlikle eşdeğer miydi? 
Gökdelenler ve yüksek katlı apartmanlar arasına sıkışmış müstakil bir evi yani Çarpık Ev'i gözetleyen çocuklar gibi.. Onlar gördükleri belli belirsiz gölgeleri yorumlarken felaket senaryoları ardı ardına geliyor.. Ama hepsi de güvenliklerinin tehdit altında olduğu konusunda birleşiyorlar... Hepsinin korkusu "yok olmak" 
Hani insanoğlunun bir gün uzaylılar tarafından ya da bir gök taşı tarafından yok edileceğini düşünmesi gibi... 
Ama onları sıradanlıktan sıyıran şey korkularının üzerine gitmeleri oluyor.. Çarpık Ev'e çıkarma yapıyorlar boylarına bakmadan... Onlar korkularıyla yüzleştiklerinde bekledikleri felaketlerin yerini sımsıcak sürprizler alıyor... 

"Hikayeler anlatırız" diyor kitabın yazarı Burcu Aktaş ilk romanı Çarpık Ev'de... Evet insan zihni hikayeler anlatır... Olaylar ve durumlar karşısında herkes kendine göre bir hikaye anlatır... Ama biraz daha yakından bakmaya cesaret edenler gölgelerin ardındaki gerçeği görür.. Orada hikayeler biter... Hakikat ve güzelliği başlar.. Kişiye göre değişmez.. Gerçek tektir, güzeldir.. İşte Çarpık Ev bunu anlatıyor... Ve Burcu Aktaş çocuklara karmaşık gelebilecek bu konuyu seçtiği; onlara bu inancı aşıladığı için alkışı; tüm bunları olabilecek en sade ve samimi şekilde aktardığı için de okunmayı fazlasıyla hakkediyor. 


22 Ekim 2011 Cumartesi

Altayli'nin gunahi..

Fatih Altayli'dan ozur dileyecek cengaver var mi? Hatirlayana.. Sirtindan bicaklanan kadin.. Ve henuz hala yayinda olan her yerinden oldurulen Kaddafi..
Iki fotograf.. Iki yarali ceset.. Daha dogrusu cenaze.. Hani yikanir dualarla, topraga verilir.. Haklar helal edilir,
ne olurda olsun "iyi bil"inir..
Kutsaldir ya hani cenaze..
Bicaklanan kadin fotografinin yayinlanmasina kiyameti koparan cok duyarli insanoglu, Kaddafi'nin linc videolarini vah vah tuh tuh diye diye izledi.
Fotografina bakip onu oldurenlere kizdi da bicaklanan kadin fografina verdigi tepkiyi
Kaddafi'nin her yerinden yarali ceset fotograflarinin yayinlanmasina vermek aklina gelmedi.
O zaman Fatih Altayli'nin gunahi neydi?

İnsan yazmaya utandı..

PKK'nın uyuşturucu tarlası bulundu...
Diyarbakır polisi Ovacık köyünde 2 ton esrar ele geçirdi.. Esrar dolu variller kepçelerle topraktan çıkarıldı.. O toprakta uyuşturucunun hammaddesi hint keneviri ekiliydi.. Orası PKK'nın uyuştucu tarlasıydı... O tarla ortadaydı, açıktaydı.. Peki şimdiye kadar neden bulunmayaydı...
200 polis, 3 helikopter, narkotik köpekleri.. Hepsi katıldı... Nefes kesen operasyonla tarlaya baskın yapıldı.. Ve bu görüntüler basına servis edildi.. Yazan da sordu utandı hatta yazmaya, çünkü izleyen de sordu: O tarla hep oradaydı.. Peki sizin aklınız neredeydi?

13 Eylül 2011 Salı

Gugılım temiz, alnım ak...

"Tertemiz alnımı, kirli dudaklarına değdirmem" deyince "Sen kendi gugılına bak" dedi öteki de...

"Google Tanrısı..." Böyle demişti Avustralya'dan gelen spritüel bir amca..
"Hastalıklarınızın nedenini nerede arıyorsunuz? Doktora mı gidiyorsunuz, cevapları ondan mı bekliyorsunuz? Yoksa Google Tanrısı'na soranlardan mısınız?" demişti..
Sizin Google Tanrısıyla aranız nasıl?
Kendini Google'da arayanlardan mısınız?
Kendinizle ilgili düşüncelerinizi Google sonuçları mı belirliyor?
Şecereniz temiz mi Google'da?
Bu devirde Google'da şeceresi belli olmayana kız vermiyorlar..

Ha! Bir de OY vermiyorlar...

Hadi ben de diyeyim: "Bu ülkede mizah yapmak çok kolay"...
Zira şöyle konuşan siyasetçilerimiz var...
Pek hoş demiş:
"Google'a (bir tarafa) Kemal Kılıçdaroğlu diğer tarafa sayın Tayyip Erdoğan yazın bakın şecerelerinde ne çıkıyor, kim ne kadar temiz göreceksiniz.''
Diyen CHP Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin..

Canım muhalefet... Bak nasıl eğlendiriyor, neşelendiriyor... Google'dan Tanrı olur mu bilmem ama bu muhaleffet adamı zorla iktidar yapar...
Hiç olmayacak adam, sayesinde iktidar olur vallahi..

Ciddiyete gelince: İnsan zeka kırıntısı arıyor, özgüven arıyor muhalefetin söylediklerinde...
Bulamıyor...
Google'a mı baksak?!

10 Eylül 2011 Cumartesi

Sakın gülme!!!

Arap, İsrailli, Türk ve Rumlar vardı...
Saatlerce hatta günlerce bir masanın etrafında oturuyorlar ve hiç konuşmuyorlardı.. Kavga da etmiyorlardı, bir alıp veremedikleri yoktu birbirleriyle..
Yüzlerine baktığınızda duygudan eser bulamazdınız..
Mimiklerini asla hareket ettirmiyorlardı..
Düşman değillerdi... Ama dost da sayılmazlardı..
Aslında varlıklarının önemi yoktu, önemli olan ellerindeki kartlardı.. varlıklarının amacı kartları yönetmekti.. Çünkü onlar poker oynuyordu..
Elindeki kartları açık etmemek için mimiksiz geçen günler..
Onlar gülmek için oyunun sonunu bekliyorlardı...
KKTC.. Ortadoğu'nun en büyük poker turnuvaları bu adada dönüyor...

Kıbrıs...
Bu adanın neden ikiye ayrıldığını bir kaç saatin sonunda anlamak çok da güç değil..
Bölünmüş olmak, bütünden ayrı olmak ya da tanınmamak buradaki insaların ruhundan çıkıp ülke kaderine dönüşmüş olabilir..
Kişisel bölünmüşlük bir ülkenin kaderine dönüşebilir mesela..
Ya da kendini tanımamak da dönüşebilir bir ülkenin kaderine..
Ama çok da ihtiyaçları yoktu sanki, agresif, mutsuz ama memunlardı..
"Böyle iyi" der gibi..
Korunaklılardı sanki... Güvende...

Ada olmak zordur bir denizin ortasında,
hele de büyük ve güzel bir ada olmak daha da zordur...
Savunmasızsınız, korunmasızsınızdır... Tehditlere açık... Yok olma tehlikesiyle karşı karşıya..
Belki de yokmuş gibi yapmak daha güvenlidir.. (Zira tarih, bu adanın gördüğü zulme şahit)
Burası için tanınmamak, bilinmemek, "zaten olmamak" güvende olmak demektir aslında..
Varlığın sorumluluğunu almaktansa, yokluğun hafifliğiyle daha güvendedir artık..

Ne demiştik, çok kaliteli poker turnuvaları dönüyor bu adada..
Bu adanın kuzeyini kumar tamamlıyor;  kazanmak için "oynayan" insanların ruhlarıyla... Kazanmak için kaybetmeyi "göze alan" insanların ruhlarıyla tamamlıyor kendini..
Bu adanın kuzeyi gülmüyor, elini açık ederse kaybetmekten korkuyor..


Peki poker turnuvalarında neler oluyor? Cevabı bu yazıda...
http://w10.gazetevatan.com/bizimkahve/haberdetay.asp?hkat=1&hid=15169

4 Eylül 2011 Pazar

"Şaka gibiiiii" bir Türkiye gündemiyle karşınızdayız...


Şimdi biraz ciddiyet lütfen... ve şimdi haberler...
Son bir haftanın özetini veriyoruz...

Genç çift motorsiklet kazası geçirdi, kocası yerde yatan yaralı eşini öperek avuttu, varan biiiiiirrr.
Evli çift trafik kazası geçirdi; kocası ambulans beklerken karısını nasıl öptü? Azzzz sonraaa...
Yaralandığı için sedyeyle hastane götürülen kardeşini öpen adam, hemen şimdi...
Bunlar son iki gündür yaptığımız 3 haber...
Yaralıları öpen öpene... Yarasızken araları nasıldı onu da merak ettik ama o bilgi elimizde yok sayın seyirciler...Araştıramadık...

Şaka değil hepsi gerçek.. Son yılların en trajikomik haberinde şimdi sıra...
Bir kadın apartmanın önündeki köpeğe mama verir. O sırada komşusu gelir, hamiledir.. "Alıştırma bunları" der.. Kavga başlar. Kadınlardan birinin kocası gelir, kavgayı ayırmaya çalışır.. Diğer kadının kocası olayı camdan görür. Ekmek bıçağını kapar.. aşağı iner.. diğer adamı kalbinden bıçaklar.. bıçaklanan adam ne mi yapar.?. Kalbinden bıçağı çıkartır, o bıçakla  adamı bıçaklar.. Adamlar ölür, kadınlar ettiğiyle kalır; sen sağ ben selamet...
Şaka değil gerçek ama duuuur daha bitmedi sevgili seyirci..
Ne olur biliyor musun? Köpek de ölür.. Ecel işte, ya da stres.. Ya da bu kadar sevgisizliği kaldıramadı hayvancık...

Bir dumur haberinde sıra...
Yamaç paraşütü yapan genç çiftten, genç koca yere çakılıp öldü. Yer Fethiye Babadağ.. Yamaç paraşütü yapmayanı dövüyorlar burada..
Önce adam havalandı hemen ardından kadın.. son anlarını gördü, düşer gibiydi ne oluyor dedi yok birşey dediler...
Daha türkçesi adam can çekişirken kadını göklerde uçurdular.. Aman ne güzel manzara...

Güzel şeyler de oldu mutlaka... Onlar da haftaya...

26 Ağustos 2011 Cuma

blogumuz ses getirdi!

Aşağıdaki yazımızdan sadece 3 gün sonra çıkan bir haber...
ki gazetelerin bir gün önceden hazırlandığını düşünürsek yazımız sanırım sadece 2 günde ses getirdi..
http://magazin.milliyet.com.tr/-kedi-canini-senin-e-son-/magazin/magazindetay/24.08.2011/1430452/default.htm

21 Ağustos 2011 Pazar

Maymun insandan geldi!

'Kedi canını' videoları malumunuz... çok seviliyor.. çok izleniyor..
Sen yıllarca Darwin teorisine karşı çık.. Maymundan gelmedik biz diye ömrünü ada.. Kitaplar yaz, sokaklarda bedava dağıttır..
Ondan sonra maymun ol! "İnsan mı maymundan maymun mu insandan" diye düşünmek bir yana bir şeyden çok fazla sakınmak onu bünyeye çekiyor olsa gerek..
Ama bu hal çok mu fena?
Eskiden genç kızlarımız adını duyunca irkilir, bi toparlanır, çeki düzen verirdi kendilerine..
Ve hatta görse kaçacak delik arayanlar da olurdu elbet!
Nefret objesiydi şimdiyse adeta bir sevgi yumağı..
Bu vesileyle "Maymunlar Cehenemi"ni izlemek lazım gelir..